İşsizlik döneminde başvuru yapıyoruz ve her başvuruyla birlikte kendimizi başka bir sürecin içinde buluyoruz. Bir yandan her gün e-postalarımıza bakıp haber var mı diye kontrol ediyoruz, bir yandan çevremizdekilere işsiz olduğumuzu anlatmaya çalışıyoruz, bir yandan da başvuru işlerini tek başımıza yürütmeye çabalıyoruz.
Bu arayış içinde haksızlıklarla karşılaşıyor, duvarları aşmaya çabalıyoruz. Yaşadıklarımızın bir kısmını arkadaşlarımızla, ailemizle paylaşabiliyoruz. Ama açık açık, adını koyarak paylaşmak zor geliyor. Peki neden?
Cevapsız kalan başvurular
İş ararken en sık karşılaştığımız haksızlıklardan biri, bir başvurunun yanıtsız kalması: başvuru sürecinde herhangi bir açıklama yapılmadan iletişimin aniden kesilmesi.
Greenhouse'un 2022 tarihli Aday Deneyimi Raporu'na göre görüşmeye giren adayların dörtte üçü bir iş görüşmesinin ardından işverenden hiç haber alamamış. Adayların büyük çoğunluğu bir başvurunun sonucunu bir hafta içinde öğrenmeyi bekliyor, oysa bu bekleyiş haftalarca hatta aylarca sessizlikle geçebiliyor. Üstelik adayların büyük bölümü, görüşme sonrasında sonuç olumsuz da olsa geribildirim almak istiyor.
Bu sadece can sıkıcı bir aksaklık değil. Felsefeci Niels de Haan'ın işaret ettiği gibi, işe alım süreci karşılıklı bir alışveriştir: iş arayan zaman, emek ve bazen para harcar; işveren de buna karşılık şeffaf ve zamanında bilgi vermekle yükümlüdür. Özellikle uzun mülakat aşamaları, ücretsiz ödevler, prova sunumlar gibi adaydan çok şey talep eden durumlarda bu yükümlülük daha da ağırlaşır. Bir kurum sizden haftalarca hazırlık isteyip sonra sessizliğe gömülüyorsa, ortada sadece kötü bir iletişim değil, bir hak ihlali de vardır.
İşe almak için açılmayan ilanlar
İşin farklı bir boyutu daha var. Bazı iş ilanları hiçbir zaman cevap vermek ya da işe almak için tasarlanmamış olabiliyor. Hayalet ilan (ghost job) adı verilen bu pratikte kurumlar, işe alım niyeti olmayan ya da çoktan doldurulmuş pozisyonlar için ilan yayınlıyor. Forbes'ta yer alan bir habere göre uzmanlar, tüm iş ilanlarının üçte birinden fazlasının bu şekilde yanıltıcı olduğunu tahmin ediyor. ABD'de yapılan bir ankette işe alım uzmanlarının onda sekizi, şirketlerinin dolu ya da var olmayan pozisyonlar için ilan yayınladığını belirtiyor. Bunun nedenini aday havuzu oluşturmak, piyasadaki maaş beklentilerini ölçmek, şirketin büyüdüğü izlenimini vermek ya da mevcut çalışanlara "yerine biri bulunabilir" mesajı göndermek olduğunu söylüyorlar.
Yani işsiz saatlerce ön yazı yazıp özgeçmiş uyarlarken, kapısını çaldığımız yerde aslında hiç kapı olmayabiliyor.
İşsizin elinde ne var?
İşvereni bir yaptırıma çarptıramayız, işe alım sürecini durduramayız, kaybettiğimiz zamanı geri alamayız. Elimizde kalan tek şey, oldukça eski ve tanıdık bir araç: Suçlama (blame).
Felsefede suçlamanın ne işe yaradığına dair uzun bir tartışma var. Bir görüşe göre suçlamanın temel işlevi protestodur. Bir kişiyi suçlarken karşımızdaki kişiye ya da kuruma, ortak kabul edilen bir norma aykırı davrandığını söyleriz ve onu bu davranışından sorumlu tutmaya davet ederiz. Yani suçlamak yalnızca öfkemizi dışa vurmak değil; "bu yaptığın kabul edilebilir değil, bunun hesabını vermelisin" demek olabilir.
Kristoffer Moody ve Makan Nojoumian'ın öne sürdüğü bir başka görüşe göre ise suçlamanın asıl gücü, suçlanan kişiyi değiştirmesinden değil, buna tanık olan üçüncü kişileri etkilemesinden geliyor. Çünkü suçlama suçlanan kişiyi değiştiremeyebiliyor; asıl iz, olayı izleyenlerde kalıyor. Bir işvereni herhangi bir açıklama yapmadan iletişimi kestiği için açıkça eleştirdiğimizde, bunu görenler de "böyle davranmak yanlış" fikrini içselleştiriyor. Yani biz susmayıp adını koyduğumuzda, aslında görünmez kalan bir haksızlığı herkes için görünür kılıyoruz.
İşte bu yüzden işsizin elinde kurumsal gücü olmasa da bir sesi var. Bu ses, elimizde başka hiçbir araç olmadığı için önemli.
Ama bunun da bir bedeli var
Niels de Haan da tam olarak bu noktaya dikkat çekiyor. Ona göre suçlamak, aslında "
maliyetli bir sinyal" göndermektir. Karşınızdakine "bu norm ihlali benim için önemli, bunu görmezden gelecek biri değilim" demenin bir yolu. Ama bunun da bir karşılığı var: duygusal denge, zaman ve enerji harcamak, karşı tarafın nasıl tepki vereceğine dair belirsizliği taşımak gerekir.
Haan'a göre iş piyasasının kendine özgü dinamiği bu bedeli ikiye katlıyor; hem işverenler hem iş arayanlar için sessiz kalmak, sesini yükseltmekten daha ucuz bir seçenek. İşveren tarafı, bir adayı görüşme sonrasında haber vermeden ekmesini herkese açıkça söylemeyi kurumsal imajına zarar verici buluyor ve sessiz kalmayı tercih ediyor; iş arayan tarafsa sesini yükselttiğinde bunun kendi geleceğine zarar vereceğinden çekiniyor.
Mesela bizi ghostlayan bir kurum hakkında sosyal medyada bir yazı yazmayı düşünsek bile, önce şunu soruyoruz: "Bu paylaşım bir sonraki iş görüşmemde karşıma çıkar mı?" Sonuçta ortada gerçek bir haksızlık olsa da, bunun bedelini asıl taşıması gereken taraf çoğu zaman hiçbir bedel ödemiyor; bedeli taşıyan, zaten mağdur olan taraf oluyor.
Bu yüzden birçoğumuz yaşadığımız haksızlığı yalnızca yakın çevremizle, güvendiğimiz birkaç kişiyle paylaşmakla yetiniyoruz. Görüyoruz, yaşıyoruz ama açıkça anlatamıyoruz. Çünkü sesimizi yükseltmenin bedelini, sessiz kalmanın bedelinden daha ağır hissediyoruz.
Peki ne yapmalı?
İşsizin elinde başka bir güç olmadığında suçlamak, elde kalan neredeyse tek araç oluyor. Ama bu aracın bir bedeli olduğunu da göz ardı edemeyiz. Asıl ihtiyacımız olan, işsizlerin sesini yalnızca bireysel risk alarak değil, toplu ve güvenli bir şekilde duyurabileceği mekanizmalar: deneyimlerin tek tek, izole biçimde paylaşılmak zorunda kalmadığı; bir araya gelip ortaklaştığında hem daha görünür hem de bireysel bedeli daha düşük hale geldiği bir alan oluşturmak.

